feza’ya dair…

İpek böceği tırtıllarını bilir misin Hira? Hani onlar ki aynı biz gibi iki farklı sonla karşılaşmak zorunda kalırlar. Kozalarından çıkabilenler kelebek olarak hürriyete kanat çırparken, ötekiler atıldıkları kaynar suyun göğe yükselen buharında acı kaderlerine terk edilirler.

Sen hangisi olmak isterdin Hira?..

Ben mi!?
Bilmem, belki sonra fısıldarım kulağına..


İşte şimdi söz; nasıl ifade edebileceğimi bilmediğim ve toparlamakta çokça bocaladığım zamanın daraldığı noktaya geldi Hira.. Anlamak, anlamlandırmak; akrep-yelkovan kovalamacasının hızla çaldığı zamandan, bir ömrün sonuna dayandığında açıklığa kavuşacak..

Hayat çektirdiği acılarla yaşama tutunmayı öğretiyor bize Hira! Tıpkı yürümeyi öğrenirken; henüz emeklediğimiz safhalarda defalarca düşüp hissettiğimiz acıya rağmen dizlerimiz üzerine tekrar dirildiğimiz gibi.. Çekilen her sancının ardında yeni bir doğumun gerçekleşeceğine inandık hep bu yüzden.. Ve bilmeni istiyorum: Acılarımız Hira, acılarımız hep diri kalacak..!

Sorular sorsaydık kendimize Hira, cevaplamamacasına..! Öyle ya; her sorunun cevabı olmalı değil bu alemde. Düşünmek en küçük anlamda var-olmak ise düşünmeyen insancıkların yokluğunda; gerçek anlamda var-olmak nasıl ve ne şekilde gerçekleşecektir? Kendi varlığımıza olan inancımız neyin ölçüsünce olacaktır?


Bende bakmak ile görmek arasında ince bir çizgi bulunduğuna inanlardanım senin gibi Hira..

Hatırlıyorum da, Tebrîzî’nin; “aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır”paradoksundaki deyimini fehmedilmem yine onun; “senin baktığına herkes bakar; ama senin onda görebildiğini herkes göremez” vecziyle gerçekleşmişti.

Öyleyse, hayata bakış açımızı sorgulamak, perspektifimizi doğrulamak gerekmez mi Hira? Tüm insanlığı, sorunları, çıkmazları değerlendirebileceğimiz başka bir pencere olmalı değil mi?

Kin ve öfkeden ziyade üzülmeli değil miyiz belki de kusur sahiplerine? Acıtıldığımız acılara karşın, acıtmak yerine acısak ya, diyorum sana.. Belki o zaman yargılamaktan ziyade iyi dileklerde bulunmaya başlayabiliriz, değil mi Hira? Düşünsene! güzellikler açardı dünyanın ufkunda; öfkeler savurduğumuz kadar dualar saçsaydık gökyüzüne mesela..


‘Keşke, keşke demeseydim’ diyorsun ya! Her birimizin tatması gereken acıların kaçınılmaz olduğuna dair işaret değil midir sence?

Ateşte eriyecek kadar harlanan demir parçasının soğuk suya kavuşmasıyla çeliğe dönüşmesi ya da yer altındaki pek değersiz kömür madeninin yoğun bir basınca maruz kalmasıyla elmas gibi nadir, narin bir maddeye dönüşmesi gibi öğretici bir gereklilik olduğuna dair hakikattir belki de..

Demem o ki; benliğinin ötesine geçen insan kendini de başkalarını da yargılamanın ötesine geçerek hakikate araladığı pencereden alemdeki varoluş bilincinde olarak her hâline tevekkül eder. Zira esbâb dairesinin sırrına ermekle muvaffak olanlardır; çekilen onca elem, dert, keder ve cefadan sonra varlığının hikmetini fehmeden..

Yûnus Emre’nin de ifade ettiği gibi, “Maharet güzeli görebilmektir. / Sevmenin sırrına erebilmektir. / Cihan alem bilsin ki en büyük ibadet sevebilmektir.” Hira..

Büsbütün sorular kemirirken bir yanımda beynimi, sen gibi uzun bir beyit geldi hatrıma, sanki suallerimi cevaplamak adına.. Kulak kabart isterim, ârifin tarifine;

Âşık der inci tenden;

incinme incitenden!

Kemâlde noksan imiş,

incinen incitenden…

Alvarlı Muhammed Lütfi Efe


İyi kalpli olduğu kadar akletmenin ehemmiyetini fehmedenlerin yalnız olmadığı bir dünyada olmak gayet güzel olmasına karşın bu sayının azlığı da bir o kadar elem vericidir. Bu yoklukta kesişen yollar elbette ki varlığın armağanlarındandır.

Naçizane bir temenni, bir dua bırakıyorum sana buralardan; ismin gibi lütufta, ihsanda bulunulup; düşünebilme, akletme melekelerini kalbinin derinliğince istifade edebilmen yine ismin gibi saadeti bulmanda önayak olacağından kuşkum yoktur.

Sağlıcakla kal.
hi-râ…..