üftâde ile yıldızların gölgesinde..

üftâde ile yıldızların gölgesinde..

Muhacerat / Harâbe-Zâr / Fikr-i Seyyah

Sen..! Bu civarlarda ne ararsın üftâde..
Nedir seni bu dehşetengiz kum denizine düşüren, de hele!
Neyi ararsın öyle müştak, müştak şu çorak dehlizlerde..?

Benlik girdabından, yitik bir inancın perdesini aralıyorum düştüğüm yollarda avare avare. Muhacerat ardımda bıraktığım coğrafyamın adı değil, ruhumdaki göçmüşlüğün en a’lî ifadelerindendir ey kınalı derviş.. Hiç-liğimin sırrı; şu sahradaki her bir kum tanesinde gizlenmiş gibi.. Attığım her adımda yeryüzü kayıveriyor ayaklarımın altından başka bir aleme sanki.. Bilmem, tekrarla aynı noktaya düşüşüm, dönüşüm hangi gafletimin nihayetinde gizlidir…

Âdem’den beri makām-ı kadim olarak bilinir ardına düştüğün üftâde!
Aslî varlığın tecellisi elbette ki ardına düştüğündür mihnetle..
Hicretin nereyedir, kimden kimedir de hele!.. Ki işitsin alem şahitlik edercesine..

Sözün gücü mağlup düştüğü günden beridir gücün sözüne, yitirdim inancımı ey kınalı derviş.. Hakikatten yoksun kör taassubun eseriydi dillere dolanan insafsız yargılar dağıtmak ğaib kalblere.. Oysa ki; söz inançtı, söz samimiyetti, hilkatti yaradandan.. Görmek istemeyen kadar kör olamazdı nitekim kimse.. İltica ediyorum derviş, bomboş döndüğüm limanlardan bir olanın sığınağına.. Yetmez mi artık mültecisi olduğum diyarlarda hunharca hırpalanmam! Şaşmış pusulam, kutupların esaretinden kurtulmakla dönmüş ancak devran tek olana.. Şimdilerde harabe olmuş bir evin tam önündeyim ey kınalı derviş. Mahzenleri olan harabe bir evin tam önünde.. Bana ait değilmiş hissi uyandırsa da gördüğüm yer bana aittir, bilirim.. Vav kelamının çeşminden süzülen yaştır sûkuta, karşı koyduğum kulaçlarda boğulurcasına imdatlarla çırpınmam..!

bir haraben olduğuna şükret üftâde. ya bundan bile nasibi olmayanlar?
arz-ı hâl / arz-ı muhabbet / arz-ı niyaz etmek içün bir haraben var, bir derdin var.
harabesi olan her insan cennet bahçesinde bulacaktır kendini elbet.

O harabenin ardında hapsolunmuş bir ‘ben’ var kınalı derviş. Harabeler içinde yaşayan bir ‘ben’ var, niyazım onadır. Bilmem nedendir; soğuk ve tatmin etmeyen renklerle dolu dört yanım, sadece bir buhran olarak görünür artık. Evet, meçhulu oynadığımız bu hayatta belirli olan tek şey, her bir yaş arasına sığdırdığım umutlar ve gerçekleşmemiş amaçlar olmalı. Bazan çekilip bir köşeye seyretmek ister insan sadece kendince.. Ne yaptığını bilmez bir şaşkın gibiyim; geceler gündüz, gündüzler gece olup akar iken bana arkasından öylece bakmak dokunur en derinden. Nasib dediğin gamlı bir hazan ise, eyvallah..

düşmek, yalpalamak, viranelere terkedilmek maşuğunu bulmak için gerektir üftâde!
‘keşf’ en zorlu yolculuğudur insanın, fraktal misali kendi benliğinden dışa taşan.
başka bir el tarafından beklenti içinde olmak ise beyhudedir ancak.

ölümü öldürüpte düşmek yollara, aşkı aşkta yok etmek, diriltmek gerek..

Şu çöl ortasında seyyahlar için düzülmüş bir panayır yeri var, bugün talihimize düşen bit pazarıdır görünen. Tezgahlarda tozlanmış eşyalar, üfleyince insanların hikayesine dokunmak var. Kalabalıklarda hemhal, belli ki eskiye, geçmişe, göçmüşe rağbet var! Bir gaz lambası, kim bilir hangi karanlıklarda dökülen yaşların, hıçkırıkların şahidi. Kanadı kırık kuşun tüyünden bir divit, mürekkebi yitmiş bir hokka hangi sırların, mısraların şahidi.. Tütmüş dumanların isini halen üzerinde taşıyan bir tütün kutusu hangi dertlere iştirak etmiş olabilir ki hem! Aşk ile işlenmiş bir cep saati, sanki başka bir alemden.. Zamanı dondurmuş gibi, kim bilir hangi anların sahibine ait.. Kim bilir hangi ölmüşün kumaşı, hırkası bu her bir yanından yamalanmış, yaralanmış.. Eşyaların da bir hikayesi var dervişim… Tanıklıkları, kullanılmışlıkları, bağ kuruldukları ve köşeye atılmışlıkları.

İlmek ilmek işlediğim sırlar asi bir rüzgarın seyrine mahkum. Çöl sessiz, çöl ıssız, çöl sakin, çöl sûkun.. Derken, bir fırtına koptu. Kalabalıklar içinde annesinin elini kaybeden çocuk gibi çaresizliğim, ram olmuş taşmış gözlerimden sanki. Bir dehşetengiz sahrada, çöl denizinde sensizliğe terkedilmiş gibi. Al yüreğimi avuçlarının içine derviş, çal arlanmaz yüzüme! Yıldızların gölgesi altında bir şark kurulmuş sahrada. Binbir ah sûveyda.. Dünyanın bu evresinde roller farklı biçilmiş, Züleyha olmak benim payıma düşmüş..

Hicretler vedasız olmazdı ya üftâde’m? Rahmet olsun inşallah..
İlticalar zorlu olurdu ya, mübarek olsun inşallah..

Sancısını çektiğin, kurtarsın ateşler pençesinden seni..

‘Amin’ ler dolsun evrendeki boşluklar kınalı dervişim. İnşallah! Rahmet olsun, mübarek olsun, yâr olsun, yâren olsun. Hicretler hep var olsun.. Duydum ki ölüme râm olmuşum, sanki evvelden yaşıyormuşum! Kanlı bir hançer kaç kez daha deldi geçti kalbimi hatırlamıyorum.. Yaralarımın sarılmasını beklemekten vazgeçtim hem, büsbütün ölmeyi yeğliyorum bir an evvel bu kainattan göçercesine.. Bu kez imdad etmiyorum derviş bırak vereyim canımı olduğum yerde, hareketsiz avuçlarım içinde sunarak yaralı kalbimi aleme, yâr olmamış yâre.. En güzel veda büsbütün hicret etmektir zira, yetmez bir tek yüreklerde ölmüş olmak.. Büsbütün ölmek, dönmemecesine..